Büyük islam bilginleri

Ehl-i Sünnet konusunda görüşlerine başvurulacak kişilerin başında, eserleri "Kütüb-i Sitte"adlı kitapta toplanılmış altı büyük kitabın yazarı olan İslam alimleri gelir.

İMAM-I BUHARİ

Hicri 194 yılında Buhara’da doğdu. Dönemin büyük din alimi olan babası Eb’ül Hasan İsmail’in vefatı üzerine, annesinin koruması altında çocukluk dönemini geçirdi. Yedi yaşında hadis eğitimi almaya başlamış ve on yaşına geldiğinde ezberlediği hadis sayısı 70 bini bulmuştur. Mekke, Medine, Nişabur ve Basra’daki ünlü alimlerden dersler almış, bu yüzden adı Buhara’nın dışında da duyulmaya başlanmıştır. Aralarında Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Said gibi ünlü birçok İslam alimi O’nun eserlerini güvenilir kaynak olarak kabul etmiş ve fikirlerinden istifade etmiştir. Hadis konusunda gelmiş geçmiş en büyük üstad olduğu herkes tarafından kabul görmüştür.

İmam-ı Buhari 600 bin hadis üzerinde çalışma yapmış, eserinde ise bunun sadece 7.275 tanesine yer vermiştir. 16 yıl süren bu çalışması, sahasında en güvenilir kaynak eser olarak kabul edilir.

"El-Camiu’s Sahih" adlı eseri daha sonra Ahmed Zehidi tarafından "Sahih-i Buhari Muhtasarı (Tecrid-i Sarih)" adı altında bir araya getirilmiştir. Bu eserde ise sadece 4 bin hadis-i şerife yer verilmiştir.

İmam Buhari, ardında yüzyıllar boyu Müslümanlara yol gösterecek bir eser bırakarak Hicri 256 yılında hayata gözlerini kapadı.

İMAM-I MÜSLİM

İmam-ı Müslim, HHicri 204 yılında Nişabur’da doğdu. 14 yaşında hadis dersleri almaya başladı. Irak, Hicaz, Mısır ve Şam’a giderek hadis konusunda yapılan çalışmaları inceleme fırsatı bulmuştur. Gezdiği yerlerdeki hadis kaynaklarından ve bu konuda uğraşanlardan yararlanmış ve bunların içerisinde en çok İmam-ı Buhari’nin çalışmalarından etkilendiğini söylemiştir.

Hadis konusunda yapmış olduğu çalışmalarda, hadisleri nakledildiği şekilde kullanmış, yanlış anlaşılmaya neden olmamak için bunların bir harfine dahi dokunmamıştır. "Camiu’s Sahih" yada "Sahih-i Müslim" adı verilen eserinde 300 bin sahih hadisten faydalanmış ve bunun sadece 3.030 tanesini kullanmıştır. Bu çalışması Sahih-i Buhari’den sonra en güvenilir hadis kitabı olarak gösterilmektedir.

İmam-ı Müslim’in hocası Abdulvehab El-Ferra’nın O’nun hakkında şöyle dediği belirtilir: "Müslim, halkın alimlerinden ve ilim dağarcıklarından birisidir. O’nun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum."

İMAM-I TİRMİZİ

İmam-ı Tirmizi, HHicri 209 tarihinde Maveraü’nnehir’de Tirmiz denilen bölgede dünyaya gelmiştir. Horasan, Irak ve Hicaz’da eğitim gördüyse de asıl tahsilini Buhara’da yapmıştır. Hadis konusundaki eğitimi, Buhari ve Müslim’den almıştır.

Tirmizi sadece hadisleri toplamakla kalmamış aynı zamanda hadis ilminin gelişmesine katkıda bulunmuştur. "Sahih-i Tirmizi" adlı eserinde 3.962 hadis mevcuttur. Bu eser sahasında güvenilir kaynaklar arasında gösterilmektedir.

Sahih-i Tirmizi’nin diğer hadis kitaplarından en büyük farklılığı güzelliğidir. Küçüklü büyüklü her konu birbirine karışmayacak şekilde ayrı ayrı ele alınmıştır. Sahabelerin hayatına ait yazılmış ilk eser Tirmizi’ye aittir.

EBU DAVUD

Hicri 202 tarihinde dünyaya gelmiştir. Irak, Hicaz, Horasan, Şam ve Mısır’da ders aldığı hocaların sayısı 300’ü bulur. Buhari ve Müslim’in çalışmalarından faydalanmıştır. Hadis konusunda çalışma yapanlar da Ebu Davud’un eserlerinden faydalanmışlardır. İslam uleması tarafından birçok konuda takdir edilmiş ve ilmi ile amel eden alimler arasında gösterilmiştir.

"Sünen-i Ebu Davud" isimli eserinde 500 bin hadis arasından 4.800 hadise yer vermiştir. Hadis seçiminde özellikle hükümlerle ilgili olanlara öncelik göstermiştir. Eserleri farklı mezheplere mensup araştırmacılar tarafından kabul görmüştür.

İMAM-I NESEİ

Hicri 225 yılında Horasan’da dünyaya gelmiştir. İslam ilim merkezlerini gezip dolaşmış ve birçok alimden hadis dersleri almıştır. Eserleri günümüze kadar gelmiştir ve hala kaynak olarak kullanılmaktadır.

Mısır’dan Şam’a geldiğinde Emevi iktidarının baskısına uğrar ve işkence sonucu öldürülür. Kabrinin Safa ile Merve arasında olduğu söylenmekle birlikte kesin bir bilgi yoktur.

El-Mücteba adlı eseri hadis konusunda diğer eserlere nazaran daha hassas bir çalışmadır. Kütüb-i Sitte’nin üçüncü kitabıdır.

İBN-İ MACE

Hicri 209 yılında Kazvin’de doğmuştur. Hadis sahasında belli bir seviyeye gelmek isteyen diğer alimler gibi O’da Horasan, Basra, Mekke, Şam ve Mısır’ı ziyaret etmiştir. "İbnu Mace Sunen" den başka tarih ve tefsir kitapları da yazmıştır. Ünlü eseri, Kütüb-i Sitte’nin altıncı eseri olarak kabul edilmiştir. Bazı alimler ise İmam Malik’in "Muvatta" isimli eserini altıncı eser olarak düşünmüşlerdir.

"İbnu Mace Sunen" isimli eserinde geçen 4.341 hadisten 1.339’u diğer hadis kitaplarında kullanılmayan hadislerdir.

İMAM GAZALİ

Hüccetül-islam ebu Hamid bin Muhammed Gazali İslam dünyasının fıkıh ve tasavvuf yolundaki en büyük düşünürlerinden birisidir. Hicri 450 (miladi 1058) yılında İran’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası dar gelirli olmasına rağmen iyi yetiştirilmesine büyük özen göstermiştir.

Tus’daki eğitimini tamamlayan Gazali, Gurcun’a geçerek tahsiline devam etti. Anadolu’daki siyasi otoritenin sarsılması Gazali’yi etkiledi. Bu yüzden Nişabur’a geçerek en ünlü alimlerden Ebu’l Maali el Cüveyni’nin talebesi oldu. Hocasının ölümünden sonra, Nizamül Mülk tarafından nizamiye medresesine atandı. Kısa süre içerisinde geniş bir halk kitlesine sesini duyurma imkanı buldu. Talebelerinin sayısı her geçen gün artıyordu.

Hicri 488’te geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda medresedeki görevinden ayrılarak on sene insanlardan uzak bir hayat geçirdi. Bu dönemin hemen ardından Bağdat’a talebelerini yanına dönerek, "İhyau Ulumi’d Din" isimli eserini talebelerine okutmaya başladı. Bu esnada Anadolu’daki İslami birlik bozulunca Selçuklu veziri tarafından tekrar Tus’a çağırıldı. Sultan Sencer tarafından korunarak 12 yıl bütün imkanlar seferber edildi. Hicri 505 (Miladi 1111) sona eren ömrünün son gününe kadar ilim ve tebliği bırakmadı.

İmam Gazali’nin fikirleri İslam düşünce tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Özellikle ömrünün son yıllarında Ehl-i Sünnet’e muhalif fırkalarla mücadele etmiş ve birçok sapkın insanı bu yoldan çevirmiştir.

İmam Gazali bir eserinde şöyle söylemektedir: Müslümanlık ünvanında dediğimiz gibi, marifetin hakikatında bir numune ve nişan vardır, bunu ehli olan anlar. Dünya ile alakası olmayanlar, onunla uğraşmayanlar ve ömründe Allah’ı aramak ve istemekten başka bir şeyle uğraşmayanlar hariç, bunun hakikatını kimse arayamaz. Bu da zor ve uzun bir iştir. O halde herkesin gıdası olana işaret edelim. Bu da Ehl-i Sünnet itikatıdır. Bu itikadı kalbinde bulunduranlar için bu itikat, saadet ve kurtuluş tohumu olacaktır. (Kimya-yı Saadet)

İmam-ı Gazali’nin başlıca eserleri:

1- İhyau Ulumi’d Din, Gazali’nin en meşhur ve en büyük eseridir. Bu kitapta fıkıh ve tasavvuf konuları ele alınmıştır. Her kısım 4 kitaptan ve toplam 40 kitaptan oluşmaktadır. İhya, yazılışından bu yana İslam aleminin en çok okunan kitapları arasındadır.
2- El İktisad fi’l-İtikat, İtikat konularını ele alır.
3- Tefafütü’l Felasife, Aristo’nun felsefesine yaptığı eleştirileri derlediği kitaptır.
4- Kimya-yı Saadet, iman, amel, ahlak ve tasavuftan bahseder. İhya’nın Farsça yazılmış bir tercümesi mahiyetindedir
5- Bidayetü’l Hidaye, halkın anlayacağı tarzda yazılmış, din ve ahlak bilgilerinin öğretildiği bir kitaptır.
İmamı Gazali’nin küçüklü büyüklü tüm eserlerinin toplamı 75’i bulmaktadır.

SEYYİD ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 1703 Erzurum’a bağlı Hasankale kasabasında dünyaya gelmiştir. Dedesi peygamber soyundan olması dolayısıyla İbrahim Hakkı Hazretleri anne tarafından "seyyid”dir.

İbrahim Hakkı Hazretleri babası ile birlikte gittiği Siirt’in Tillo ilçesinde İsmail Fakirullah’la tanışarak bir süre orada yaşar. Babası derviş Osman Efendi vefat edince tekrar Erzurum’a döner. Burada tahsiline kaldığı yerden devam eder. Erzurum müftüsü Muhammed Hazık’tan Arapça ve Farsça dersleri alır. Türkçe, Arapça ve Farsça’yı ilerleterek bu dillerde şiir yazabilecek seviyeye gelir.

1728’de tekrar Siirt’e dönerek İsmail Fakirullah’ın sohbetlerine devam eder ve kızı ile evlenerek damadı olur. 1728 yılında hac seferi dönüşü büyük İslam alimlerinin eserlerinden yaptığı alıntılarla oluşturduğu "Lubbül Kutup"u yazar.

1747 yılında Sultan I. Mahmud tarafından saraya davet edilince saray kütüphanesinden istifade etme imkanı bulur. İstanbul dönüşü Erzurum’da küçük Risaleler yazmaya başlar. İkinci İstanbul seyahatinden sonra kendisini tamamen kitap çalışmalarına vererek Hasankale’deki evine çekilir.

Hacca ikinci gidişinde Halep, Şam, Mekke, Medine Kudüs’teki ünlü İslam alimleriyle temaslar kurarak bilgi alışverişinde bulunur.

Seyahatten dönüşünde Marifetname adlı ünlü eserini kaleme alır. Bu eserinin dışında 54 tane daha önemli eseri bulunmaktadır. 1780’de Siirt’te vefat eder. Cenazesi Şeyhi İsmail Fakirullah için yaptırdığı türbeye defnedilir.

Seyyid İbrahim Hakkı’nın bazı sözleri şunlardır:

Güzel ahlakın en güzeli, sana gelmeyene senin gitmendir. Sana zulmeden senin affetmendir. Konuşursan doğruyu söyle. Söz verirsen tut. İyilik yaparsan gizle. Başkasından kötü huy gördünse onun emsallerinden sakın.

Herkese selam vermek en güzel haslettir. Tevazunun semeresi yükselmektir. Hikmetin başı insanlarla iyi geçinmektir. Halkın ayıplarını arayanın ayıpları duyulur. Nasihat kabul eden yüz karasından kurtulur.

Allah katında günah olan şeyde kullara itaat olmaz. Yalan söyleyen kimseden hayır umulmaz. Halkın seninle konuşmasından haz duyuyorsan sen de onlarla öyle konuş. Özür dileyenin özrünü kabul eyle. Sen büyüklerine saygılı ol ki senden küçükler de seni saysınlar. En faydalı hazine gönüllerdeki sevgidir. (Marifetname)

İMAM-I RABBANİ

Asıl adı Zeynelabidin es-Serhendi el Faruki’dir.

1564 yılın da Hindistan’a bağlı Serhend’de doğdu. Baba tarafından Hz. Ömer’in soyuna dayandığı için el-Faruki lakabı ile tanınır.

Ehl-i Sünnet çizgisindeki tasavvufun büyük simalarından birisidir. Tasavvufa Nakşibendi şeyhlerinden Billah-i Kakuli’den icazet alarak başladı. Dönemin Hint-Türk hükümdarı Ekber Şah ile dinin özünü bozduğu gerekçesiyle bazı konularda çatışmış ve 1619 yılında Gvalior’da bir kaleye hapsedilmiştir.

Her türlü sapkın akımlara karşı Ehl-i Sünnet itikatını desteklediği için, İkibin yılın yenileyicisi ünvanına layık görülmüştür. Dostları ve talebelerine yazdığı "Mektubat" İslam tasavvufunun en önemli kaynaklarından birisidir.

İmam-ı Rabbani’nin bazı sözleri şöyledir:

İnsanın öncelikle itikadını düzeltmesi gerekir. Bu düzeltme de, fırka-i naciye olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatin görüşlerine uygun olarak yapılmalıdır. Amelde gevşekliğin bir mağfiret ümidi vardır, itikadde gevşekliğin asla mağfirette yeri yoktur.

Bilsin ki; iki cihanın saadetini kazanmak ancak Resulullah’a tabi olmaya bağlıdır. O’na tabi olmak şu şekilde olur: İnsanlar arasında İslam’ın hükümlerini yerine getirip icra etmek, havastan ve avamdan, küfür adetlerini kaldırıp icra etmek, havastan ve avamdan, küfür alametlerini kaldırıp iptal etmek.

Amel işlemenin zamanı gençliktir. Aklı olan bu fırsatı kaçırmaz ve fırsatı ganimet bilir. Zira insan yaşlılık zamanına kalmayabilir. Kaldığını farzedelim, derlenip toparlanmaya müyesser olmayabilir. Böyle bir derlenip toparlanmanın olduğunu farzedelim; bir amel işlemeye gücü yetmez. Zira o zaman zaafın ve aczin bastırdığı zamandır...

... Yetmiş üç fırkadan her biri tek tek, dine tabi olduklarını iddia edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar."... Her fırka ellerindeki ile böbürlenir (Mü’minun Suresi, 53) mealindeki ayet onların halini doğrular. Resulullah Efendimizin beyan buyurduğu, fırka-i naciyeyi diğerlerinden ayırteden özelliği peygamberimiz şöyle açıklıyor: "... Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz hal üzerinde olanlardır." Resulullah Efendimiz kendisini anlatması yeterli iken, ashabını da zikretmesi şu manaya gelmektedir: "Benim yolum ashabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır.”

Resulullah Efendimiz’e tabi olmak iddiası; ashabının yoluna tabi olmadan boş bir iddiadır. Hiç şüphe yoktur ki Peygamber Efendimizin ashabının yoluna devamlı gidenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Allah bunların sayini meşkur eylesin. İşte, fırka-i naciye bunlardır. Şia ve Hariciler gibi, Resulullah Efendimizin ashabına taa’n edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdur.

Mutezile için dahi aynı hüküm verilir. Bu, kendi başına sonradan çıkan bir yoldur. Ehl-i Sünnet olmayan diğer fırkalar aynı kıyasa tabidir. (Mektubat-ı Rabbani)

ABDULKADİR GEYLANİ

Asıl adı, Muhyiddin Ebu Muhammed bin Cengi Dost’dur. 1078 yılında Geylan’da dünyaya geldi. Din eğitimine burada başladı. Daha sonra Geylan’dan Bağdat’a geçerek eğitimine burada devam etti. Hanbeli mezhebini seçerek fıkıhta bu mezhep üzerinde yoğunlaştı. Ebu Said medresesinde dersler verdiği sıralarda tasavvufla tanıştı. Uzun bir tasavvuf eğitiminden sonra Kadiri tarikatını kurdu.
Çoğunluğu vaaz ve nasihatlerinden oluşan El-Gunye, El-Fethü’r Rabbani, El Fütühül Gayb bize kadar ulaşan kitapları arasındadır. Abdulkadir Geylani Hazretleri 1166 yılında Bağdat’ta vefat etti. Her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen kabri, şu anda Bağdat’ta geniş bir külliye içerisindedir.

Abdulkadir Geylani Hazretlerinin bazı sözleri şöyledir:

Kuran ile amel etmek seni Kuran’ın mevkiine yükseltir, oraya oturtur. Sünnet (Peygamberimizin hadisleri) ile amel etmek seni Allah’ın Resulü Peygamber Efendimize yükseltir. Resulullah, kalbi ile ve manevi himmetiyle, Allah dostlarının kalbi çevresinden bir an bile ayrılmaz. Allah dostlarının kalplerini güzelleştiren, kokulayıp buharlayan odur. Onların özlerini tasviye eden, menfi duygulardan temizleyen ve tezyin eden odur.

Sen Allah’ı zikret ki, O’da seni zikretsin. Allah’ı zikret ki o zikir günahlarını döksün. Günahsız olarak kalasın. Günahsız itaatkar bir mümin olasın. İşte o zaman o seni zikreder. O zikir seni öyle sarar ve meşgul eder ki, birşey isteyecek vakit bulamazsın. Bütün gayen ve maksudun o olur.

Ey ahali! İslam ağlıyor. Elini başına koymuş; şu facirlerden, şu fasıklardan, şu bid’at ehlinden, şu zalimlerden, şu yalancı şahidlik libası giymişlerden, sahip bulunmadıkları faziletleri kendilerinde var gösteren şu kuru iddiacılardan, yaka silkiyor. Onlara karşı ihlas sahibi müslümanlardan yardım talep ediyor.

Yiyip içmen, veda yiyip içmesi olsun. Aile arasında bulunuşun veda bulunuşu olsun. Mümin kardeşinle buluşman veda buluşması olsun. Kalbine hep emanet olduğunu, daima veda etme halinde bulunduğunu nakşet. Kaderi başkasının elinde bulunan kimse nasıl emanet ve veda etme halinde olmaz ki? Zira yarın ne olacağını, işlerin nereye varacağını, kaderinin kendisine neler getireceğini bilmemektedir.

Öyleyse hemen tövbe et, bir daha işlememeye azmeyle. Onlardan sıyrıl, seri adımlarla Mevla’na koş. Tevbe ettiğin zaman hem zahirin hem batının tövbe etmiş olsun. Tevbe, Allah katında makbul kul olmanın temelidir. Halis bir tevbe ile ve Allah’tan hakikattan haya etmek suretiyle üzerindeki günah elbiseni çıkar, at.

Ey Allah’ın yolunu arkasına atıp dünya işlerine itina gösteren kişi! Seni insanları memnun eden, fakat Allah’ı kendisine öfkelendiren kişi olarak görüyorum. Hiç şüphe yok ki yakında sen o dünyadan alınacaksın. Ölüm seni oradan ayıracak. Seni yakalaması pek elemli, pek şiddetli ve pek çeşitli olan zat yakalar ve oradan alır. Bir anda herşeyini kaybeder ve herşeyinden ayrılırsın. (Fethü’r-Rabbani)

NAKŞİBENDİ HAZRETLERİ

Asıl adı Muhammed Bahaeddin Buhari’dir. 1318 yılında Buhara’da doğdu. Hacegan Tarikatı şeyhi Muhammed Baba Semmasi’nin manevi terbiyesi altında yetişti. Gençliğinde Semerkand’a giden Nakşibendi Hazretleri, Maveraü’nnehir Sultan Halil Ata ile tanıştı. Nakşibendi Hazretleri Hanefi mezhebindendir. Ahlak ve ilim üzerine çalışmaları ve sohbetleri ile büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir.

Kurucusu olduğu Nakşibendi tarikatı, İmam Rabbani zamanında Hindistan’a yayıldı. Tarikat İstanbul’un fethinin hemen ardından Osmanlılar tarafından benimsendi. Sadece İstanbul’da 70’ten fazla dergah bulunması halk arasında ne kadar yaygınlaştığının göstergesidir.

Nakşibendi Hazretleri’nin hayatı boyunca savunduğu hakikat, Allah’ın kitabına sarılmayanların ve Peygamber Efendimiz (sav)’in emirlerini yerine getirmeyenlerin kurtuluşa erişemeyecekleridir. O’na göre kitap ve sünnetin çizdiği daireden çıkmamalı ve hakikatın her halini Kitab’a ve sünnete tatbik edebilmelidir. Bu çizgiye uymayan kişiye uymak doğru değildir. Çünkü tarikat Kuran ve Hz. Muhammed (sav)’in sünneti ile hayat bulur. Nakşibendi Hazretleri bir eserinde Resulullah’a bağlılığını şöyle ifade ediyor: "Bir iş ki Resulullah yapmıştır, aynen ben de öyle amel ettim ve hiç bir sünneti ihmal etmedim. Hepsini yerine getirdim ve neticesini buldum. Kendimde onun eserini gördüm.”

MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ HAZRETLERİ

1778 Bağdat yakınlarındaki Zur şehrinde doğdu. Bir çok ünlü alimden tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf dersi aldı. Hocası vefat edince onun yerine ders vermeye başladı. Derslerine tüm İslam aleminden binlerce kişi katıldı. Sekiz sene ders verdikten sonra önce Şam’a sonra Hicaz’a gitti.

1809 yılında Şeyh Muhammed Dehlevi’den davet alan Mevlana Halid, bu çağrıya uyarak Hindistan’a gitti. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra tekrar Bağgdat’a döndü. 1826 yılında Şam’da vefat etti. Cenaze namazını Hanefi mezhebinin büyük alimlerinden İbn-i Abidin kıldırdı.

Mevlana Halid Hazretleri bir eserini başlangıç bölümüne, Mektubat-ı Rabbani’den şu alıntıyı yapmıştı:

İyice düşünmeli ve anlamalıdır ki, herkese her nimeti gönderen, yalnız Allah’dır. Her şeyi vareden ancak O’dur. Her varlığı her an varlıkta durduran hep odur. Kullardaki üstün ve iyi sıfatlar, O’nun lütfu ve ihsanıdır. Allah cennetteki sonsuz nimetlere, bitmez tükenmez zevklere ve kendi rızasına, sevgisine kavuşabilmemiz için, sevgili peygambere uymamızı emrediyor.”

Varolduğun müddetçe, Allah’ın emir ve yasaklarına iyi yapış. Size Allah’ı çok anmanızı, O’na sığınmanızı geçici dünyaya gönül vermemenizi devamlı ve sonsuz olan ahirete çok rağbet etmenizi, ölümü, kabirdeki yalnızlığı, hesap gününe tam olarak hazırlanmayı, sünnet-i seniyyeye yapışmayı, bid’atlardan yüz çevirmeyi, müslümanların başarısı, din düşmanlarının ve mürtedlerin hezimeti için dua etmeyi tavsiye ederim. (Mevlana Halid’in Diyarbakırlı bir yakınına yazdığı mektuptan)

AHMED ZİYAEDDİN GÜMÜŞHANEVİ

1813 tarihinde Gümüşhane’de doğdu. 10 yaşında Trabzon’a gelerek alimlerden ders almaya başladı. Ağabeyinin askere gitmesi sebebiyle bir süre babası ile birlikte ticaretle uğraştı. Ailesinin muhalefetine rağmen 1831 yılında İstanbul’a yerleşerek tahsiline orada devam etti. Devrin birçok ileri geleni onun sohbetlerinden etkilenerek yaşantısını değiştirdi. Bu ileri gelenler arasında Sultan II. Abdulhamid Han da vardı.

Ömrünün 28 senesini kitap çalışmalarına ayıran Gümüşhanevi, 16 yıl bizzat tebliğ faaliyetinde bulunmuştur. Sayıları bir milyonu aşan talebelerinin atıl duran servetlerini bir araya getirerek ortak bir "yardımlaşma ve yatırım fonu"kurdurmuştur. Bu yatırımlar sayesinde bir matbaa, yayınevi, içinde 18.000 kitabın bulunduğu 4 ayrı kütüphane ve çeşitli vakıflar kurdurmuştur.

Sünnet-i Seniyye’ye büyük önem verdiği bilinen Gümüşhanevi Hazretleri sürekli olarak talebelerine hadis konusunda dersler vermiştir.

Gümüşhanevi Hazretleri döneminin en önde gelen İslam alimi olarak kabul görmüştür. Ülke çapında kütüphaneler kurdurarak ve eğitim faaliyetine bizzat kendisi katılarak müslümanların ilerleyebilmesi için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında cephede savaşmış ve askerimize moral desteği vermiştir.

1880 yılında Mısır seyahati dönüşünde Gümüşhanevi dergahını Halifesi Hasan Hilmi Efendi’ye bırakarak sadece cuma sohbetlerinde bulunmuştur. 13 Mayıs 1893 yılında yaz aylarını çadır kurarak geçirdiği Beykoz’daki Yuşa tepesinde vefat etmiştir.

Hoca Efendi’nin eserlerinden bazıları:

Cami’ul Usul, Tasavvuf, özellikle Nakşibendi tarikatının inceliklerinin anlatıldığı bir kitaptır. İçerisinde Ehl-i Sünnet’e uygun bütün tasavvuf akımlarının itibar ettiği kitaplardan derlemeler bulunmaktadır.

Ruhu’l-arifin, Tasavvuf içerisindeki makamlar anlatılmıştır.

Mecmu’atü’l-ahzab, Tasavvuf ehl-i’nin günlük ibadetlerinin anlatıldığı bir kitaptır.

Kitabü’l-arifin fi esrar-ı esmai’l-erbain, bu kitapta dua konusu anlatılmıştır.

Mektup, Tarikata girmeden evvel geçirilen on devrenin anlatıldığı makamlar bu kitapta açıklanmıştır.

Gümüşhanevi Hazretleri’ne göre sapkın mezhepler;

1) Kaderiye mezhebi; Bunlara göre şer Allah’ın takdiri değildir ve herkes yaptığının failidir,
2) Keysaniye mezhebi; Allah hakkında pişmanlık ve yanılma caizdir derler.
3) Rafiziler; ölüler tekrar dünyaya dönerler. Ruhlar bir cesetten diğerine geçmek suretiyle ebedileşir. Allah’ın ruhu 12 imama girer derler. 12 imamın ilah olduğunu iddia ederler. Cebrail vahyi Hz. Ali’ye getireceğine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirmiştir, derler.
4) Hariciler; Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Ayşe ve kendilerinin dışında tüm Müslümanları kafir ilan etmişlerdir.
5) Yezidiler; Acem diyarından gelecek olan bir peygamberin, Hz. Muhammed’in ümmetini ortadan kaldıracağını beklerler
6) Neccariye mezhebi; Allah’ın sıfatlarının bazılarını inkar ederler. Kuran konusunda sapkın görüşleri vardır.
7) Şeytaniyye mezhebi; Allah sadece murad ve tadir ettiği zaman bilir.
8) Mutezile içerisinden bir grup; Allah hakkında iftiralar düzerler.
9) Cebriye mezhebi; kulun kudreti, kazanması ve tesiri yoktur. Kul sadece cansız bir varlık gibidir.
10) Mürci’e mezhebi; Mümin ve kafirleri Allah’a bırakırız. Mümin cennetlik kafir cehennemlik diyemeyiz. Bunlardan bazıları da iyi amellerimiz makbul kılınmış, kötü amellerimiz ise affedilmiştir. Ameller farz değil fazilettir. Yapanlar için iyidir, yapmayanlar için bir sorumluluk yoktur.
11) Rafıziler; Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e küfreder ve lanetlerler.
12) Mücessime mezhebi; Allah’ın hususi mekanı vardır, o da arştır derler.

Bediüzzaman Said Nursi

1873 Yılında Bitlis'in Hizan kasabasının Nurs köyünde dünyaya gelir. 9 yaşında dini eğitime başlamasına rağmen mizacı sebebiyle medrese eğitimine alışamayarak ayrılır. 12 yaşında Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in rüyasında ona bazı tavsiyelerde bulunması üzerine tahsil hayatına devam eder. 21 yaşında Doğu illerinde adını duyurur ve kendisi Bediüzzaman (çağın güzelliği) olarak anılır. Hayatındaki en büyük ideallerinden birisi Van'da açılmasını istediği Medresetü'z Zehra Üniversitesi'ydi. 1907 yılında İstanbul'a gelerek Sultan II. Abdulhamid'e projesini anlatır fakat kendisini ikna edemez. Bunun üzerine Fatih'teki şekerci Han'da bir oda tutarak buraya yerleşir.

31 Mart olayları ile bağlantısı olmadığı halde olaylar sırasında tutuklanır ve mahkemede beraat eder. 31 Mart olaylarından sonra İstanbul'dan ayrılarak, Van, Tiflis, Şam, Beyrut ve İzmir'de çalışmalarına devam eder.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alır. 1916 yılında milis komutanı olarak Pasinler'de savaşır ve esir düşer. Bolşevik Devrimi sırasındaki kargaşa döneminden istifade ederek kaçar ve büyük zorluklarla İstanbul'a gelmeyi başarır.

Said Nursi'nin hayatı, aslında kendisine destek vermediği Şeyh Said isyanı ile değişti. Said Nursi isyana niçin destek vermediğini şöyle anlatıyor:

"Türk milleti asırlardan beri İslam'ın bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler ve şehidler yetiştirmiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer'an caiz değildir. Kılıç harici düşmana çekilir, dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kuran ve iman hakikatleriyle tenvir (nurlanma) ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz, zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum erkek ve kadın telef olabilir."

Herşeye rağmen yörenin birçok önde geleni ile birlikte Bediüzzaman hakkında da soruşturma açılarak İstanbul'a getirildi. Oradan Eğridir ilçesinin Barla köyüne sürgün edildi. Bu köyde Kuran'ı tefsir ettiği Risale-i Nur Külliyatı'nın dörtte üçünü kaleme aldı.

Talebelerinin sayısının artmasıyla birlikte Eskişehir'e gönderilerek Bediüzzaman'ın yargılanmasına orada devam edildi. Burada 11 ay hapse mahkum oldu. Üzerindeki baskılar da artmaya başladı. 1934 yılında Barla'dan Isparta'ya nakledildi. Oradan 120 arkadaşıyla cezasını tamamladıktan sonra Kastamonu'ya sürgün edildi.

1943 yılında yeniden tutuklanarak Ankara'ya gönderildi. Ardından Isparta ve Denizli'de hakkında soruşturmalar açıldı. 126 arkadaşıyla birlikte dokuz ay tutuklu kaldıktan sonra soruşturmaların hepsinden beraat etti. Hakkındaki beraat kararlarına rağmen baskılar bir türlü bitmedi. Afyon'da sonuçlanan 20 aylık mahkumiyet kararı üst mahkeme tarafından bozuldu.

1951 yılında bir dergide yayınlanan yazısı üzerine hakkında dava açılınca 27 sene uzak kaldığı İstanbul'a gelme imkanı buldu. Bediüzzaman bu mahkemeden de beraat etti.

1956 yılında Risale-i Nur külliyatında suç unsuru bulunamadığı için külliyatın yayınlanmasına izin verildi. Ömrünün son günlerinde bütün yurdu dolaşan Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul'dan Urfa'ya yaptığı uzun yolculuktan sonra 1960 yılında vefat etti. 27 Mayıs Darbesi'nin hemen ardından cenazesi Urfa'dan alınarak uçakla Isparta'ya getirilerek bilinmeyen bir yere defnedildi.

Eserleri:

- Sözler
- Mektubat
- Lem'alar
- Şualar
- Mesnevi-i Nuriye
- Asa-yı Musa
- Kastamonu Lahikası
- Barla Lahikası
- Emirdağ Lahikası
- İşaretü'l İcaz
- Sikke-i Tasdik-i Gaybi
- Hutbe-i Şamiye
- Münazarat
- İki Mekteb-i Musibetin şehadetnamesi

Eserlerinden bazı alıntılar:

"Sünnet-i Seniyye'ye tabi olmak mutlaka çok kıymetlidir. Özellikle bid'atların çoğaldığı zamanda sünnete tabi olmak çok kıymetlidir. Özellikle ümmetin fesadı zamanında Sünnet-i Seniyye'nin adabına uymak mühim bir takvayı ve kuvvetli bir imanı oluşturuyor." (Lemalar, s.48)

"Sünnetleri sanki gökten sarkan ve uzanan ipler gibi gördüm ki onlara yapışan yükselir ve saadete kavuşur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile göğe çıkmak ahmaklığında bulunan firavun gibi bir firavun olur." (Mesnevi-i Nuriye, s. 72)

"Yaratıcımız bize en büyük öğretmen ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Hz. Muhammed'i tayin etmiştir. Ve son elçi olarak göndermiştir." (Asa-yı Musa, s. 34)

"Hz. Muhammed'in özelliği, İslam aleminin büyük ağacının kaynağı, çekirdeği, hayatı, medarıdır." (Lemalar, s.311)

"Velayet yolları içinde en güzeli, en doğru yolu, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Senniye'ye tabi olmaktır." (Mektubat, s.495)

İslam dini için dışarıdan gelen zararlı akımlar ne kadar tehlikeli ise kendi bünyesinden gelen sapkın ve zararlı akımlar o derece tehlikelidir. Bediüzzaman Said Nursi işte bu içeriden gelen tehlikelere şöyle işaret etmiştir:

"Bana ızdırap veren, yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlikeler içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım cemiyetin bünyesi buna dayanmaz; çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bundan bin kat meşakkate maruz kalsam da, iman kalesinin istikbali selamette olsa..."

(Bütün alıntılar sadeleştirilerek verilmiştir)

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN

Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Silistire’de dünyaya geldi. İstanbul medreselerinde dönemin en ünlü hocalarından eğitim alarak üstün derecelerle mezun oldu. 1924’te medreselerin kapatılmasıyla ticarete atıldı. 1930 yılından itibaren diyanetin kadrosundan Sultanahmet, Yenicami, Şehzadebaşı, Kasımpaşa camilerinde vaizlik yaptı. Dine karşı katı tutum içerisinde olan hükümet, Süleyman Efendiye baskı uygulamaya başladılar. Evi, yakınları ve çevresindeki insanlar bu baskıdan nasibini aldılar. Hakkında üç defa soruşturma açılır, bunların hepsinden beraat eder. Son tutuklanması dönemin içişleri bakanı Namık Gedik tarafından 1957 yılında gerçekleşir. Süleyman Efendi ve damadı Kemal Kaçar bayılana kadar süren işkenceler sonucunda çıkarıldıkları mahkemede beraat ederler.

Hayatı boyunca hakkında üç defa soruşturma açıldı ve beraat etti. Kuran’ın unutulmaya başladığı bir dönemde kendisini gençlerin dini eğitimine adamıştır. İki milyondan fazla baskı yapmış yepyeni usul ve tertiplerle Kuran harf ve hareketleri kitabının Hoca Efendi’nin tek eseri olması kendisinin ne kadar Kuran öğrenimine önem verdiğinin en belirgin göstergesidir.

Talebelerine devamlı olarak Kuran ve Peygamberimiz (sav)’in çizgisinden ayrılmamalarını ve gençleri bu çizginin dışındaki sapkın akımlardan korumalarını tavsiye eden Süleyman Hilmi Tunahan, 1959 yılında şeker hastalığından vefat etti. Fatih camiine defnedilmek istenen cenazesi, İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emriyle talebelerinin elinden alınarak Karacaahmed mezarlığına defnedildi.

Kendisi hayatta iken onunla başedemeyen bazı çevreler ölümünden sonra onu ve talebelerini yıpratmaya çalışmışlardır. Bu iftiralardan birincisi Hoca Efendi’nin yeni bir mezhep kurduğu iddiasıdır. Süleyman Efendi’nin yakınları tarafından yapılan açıklamalarda bu iddialar yalanlanmıştır. Hoca Efendi ve talebeleri, itikatta İmam Maturidi Hazretlerine, amelde ise İmam Hanefi’ye bağlıdır. Ayrıca Hoca Efendi iddia edildiği gibi yeni bir tarikat kurmamıştır. Süleymancılık adı altında bir tarikat yoktur. Süleyman Efendi İmam Rabbani Hazretlerinin çizdiği tasavvuf çizgisi içerisindedir.

Damadı ve talebesi Kemal Kaçar Süleyman Efendi’nin üstün şahsiyetini şöyle anlatıyor:

"Süleyman Efendi’nin batın ilminde, yani tasavvuftaki manevi cephesi, şüphesiz ehline malumdur. Zahiri akıl ve zeka ile mümkün olmaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz da yine tasavvuf ve irşada ehil bir zat ile karşılaştığı halde, o zat ilahi irade ile kendisini ona bildirmezse dünyalar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdar olamaz. Bizim ise kendisinin manevi cephesi üzerinde zerrece tereddütümüz yoktur. Biz bu noktayı ülme’l yakin değil hakke’l yakin bi’l fiil yaşamış olarak biliyoruz." (Hızır Yılmaz, Süleymancılık Hakkında Bir İnceleme, s. 11)

SEYYİD ABDÜLHAKİM ARVASİ

1865 yılında Van’ın Başkale ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mustafa Efendi kendisini İslami eğitime adamış bir tasavvuf adamıdır. Abdulhakim Arvasi Efendi, Rüşdiye tahsilinden sonra Irak’ın çeşitli bölgelerinde tefsir, hadis, fıkıh, kelam eğitimi gördü.

14 yaşına geldiğinde Fehim Efendi’den tasavvuf eğitimi almaya başlar ve O’na intisab eder. Belli bir olgunluğa eriştikten sonra 20 yaşında memleketine geri döner. Burada bütün varını yoğunu bir medrese ve bir kütüphane yapımına harcar. Burada talebelerinin her türlü ihtiyacını ücretsiz olarak karşılar. Fakat Abdulhakim Hazretlerinin kurduğu medrese Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni ve Rus birlikler tarafından yağmalanır. Ermeni tehditlerine karşı Van’dan hicret etmek zorunda kalır. Ancak beraber hicret ettiği 150 yakınından sadece 29’u sağ olarak İstanbul’a ulaşabilmiştir.

Abdulhakim Efendi 1919 yılında kendisi ve yakınları için tahsis edilen İstanbul, Eyüp’te bir medreseye yerleşir. Yine bu dönemde Süleymaniye medresesinde tasavvuf hocalığına başlar. Ancak bu dönem Hoca Efendi için pek uzun sürmez. 1924-25 yıllarında tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Abdülhakim Efendinin görevine son verilir.

1930 yılında Menemen olaylarından sonra tutuklanır ve beraat eder. Ardından Beyoğlu Ağa camii ve Beyazıd camiinde vaaz vermeye başlar. Ömrünün son yıllarında çeşitli tutuklama ve sürgünlere maruz kalır. Yine bu yıllarda İslam şairi Necip Fazıl Kısakürek’in hidayetine vesile olur.

1943 yılında Ankara’da vefat eder. Cenazesinin defin işlemlerinde dönemin Ankara Belediyesi’nin sorun çıkarması üzerine, gizlice şehir dışına çıkarılarak Ankara yakınlarındaki Bağlum köyüne defnedilir. Hoca Efendi’nin cenazesi de yaşantısı gibi sade ve mütevazi olmuştur.

Abdülhakim Efendi ardında Er-Riyazü’t-Tasavvufiyye ve Rabıta-i Şerife adlı iki eser bırakmıştır. Bunun dışında mektupla verdiği cevaplar ve sohbetlerinden derlenen fikirleri de yayınlanmıştır.

MAHMUD SAMİ RAMAZANOĞLU

Erenköy Cemaati’nin şeyhi olarak bilinen M. Sami Ramazanoğlu 1892 yılında Adana’da dünyaya geldi. Daru’l Fünun Hukuk Mektebini birincilikle bitirdikten sonra tasavvuf üzerine yoğunlaştı. Bir süre camilerde vaazlar verdi ve ticaretle ilgilendi. Bir süre Şam’da ikamet ettikten sonra faaliyetlerini İstanbul Erenköy’deki Zihni Paşa camiinde devam etti. Burada yoğun bir irşad faaliyetinde bulunan Sami Ramazanoğlu 1979 yılında Suudi Arabistan’a hicret etti. Yaşamını insanlara İslam dinini tebliğ etmeye vakfeden Sami Efendi ömrünün kalan kısmını geçirdiği Suudi Arabistan’da vefat etti.

Sağlam temellere dayanan Erenköy cemaatinde Sami Efendi’nin uyguladığı irşad faaliyeti aynı şekilde devam etmektedir.

MEHMET ZAHİD KOTKU

Mehmet Zahid Efendi 1897’de Bursa’da doğdu. Ailesi Kafkas kökenlidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında 18 yaşında olan Kotku askere alındı. Üç yıl cephede üç yıl İstanbul’da geri hizmette olmak üzere toplam altı yıl orduya hizmet etti. Ordudaki görevinden sonra Gümüşhane Tekkesine giderek 27 yaşında icazet aldı. Tekkelerin kapatılmasından sonra evlendi ve Bursa’da imamlık görevine başladı. Son görev yeri olan Fatih’deki İskenderpaşa camiinde 22 sene boyunca talebe yetiştirdi. 1980 yılında vefat etti. Cenaze namazı İstanbul Süleymaniye camiinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden ve Avrupa’dan gelenlerle birlikte muazzam bir kalabalık tarafından kılındı.

İrşad çalışmaları yıllarca süren Mehmet Zahid Efendi’nin cemaatinin sayısı vefatından sonra da artmaya devam etti. En uzak illerde hatta Türkiye’nin dışında da kendisini seven bir kitle oluştu.

Mehmet Zahid Kotku’nun camiden yaptığı hizmetlerin ağırlığını sohbetleri oluşturmaktaydı. İlmihal bilgilerin yanısıra Müslümanları ilgilendiren gündelik konularda talebelerini aydınlatırdı. Cami hutbelerinde vermiş olduğu vaazlar, yazdığı kitaplar ve yapmış olduğu sohbetlerle Türk gençliğinin mukaddesatçı yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisine gösterilen büyük ilginin temel sebebinin ilminden istifade olmasının yanısıra hoşgörülü ve tevazulu bir insan olmasının büyük etkisi vardır.

Hoca Efendi, müslüman ülkelerin en önemli meselelerinden biri olan sanayi geri kalmışlığının çözülebilmesi için büyük çaba sarfetmiştir. Gümüş motor fabrikasının kurulmasına öncü olmuş ancak bu teşebbüs tecrübe ve teknik yetersizler sonucu başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Mehmed Zahid Kotku’nun bir sözü şöyledir:

Bütün işlerde sünnet-i senniyyeye son derece riayetkar olmalı. Zaruret olmadıkça sünnetlerden hiçbirisi terkedilmemelidir. Gerek yemekte, gerek giyimde, gerekse görüşüp konuşmalarda ve bahusus namazlardaki sünnetlere ve abdestteki taharetteki sünnetlere birde adab-ı muaşerete çok dikkat etmeliyiz. (Tevbe adlı eserinden)

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Ömrünün son yıllarında sıkıntılı bir hayat geçiren büyük düşünür Necip Fazıl Kısakürek, 1904 yılında Kahramanmaraşlı köklü bir ailenin çocuğu olarak İstanbul Çemberlitaş’ta dünyaya geldi. 1912’de Gedikpaşa’da bir Fransız okuluna yazıldı. Sonra yine aynı semtte bulunan Amerikan Koleji’ni bitirdi. Annesinin hastalığı sebebiyle taşındıkları Heybeliada’daki Bahriye Mektebine girdi. 1917 yılında Darülfünun’da Felsefe eğitimine başladı. 1924 yılında Maarif Vekaleti sırasında Paris, Sorbon Üniversitesi’ne gönderildi ve bir yıl sonra eğitimini yarıda bırakarak geri döndü.

Mizacı O’nun bir işte sürekli olarak çalışmasını engelliyordu. Bu yüzden Paris dönüşü başladığı bankacılık görevinden 1938 yılında ayrıldı. 1941 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Kolej’de hocalık yaptı. Yine bu tarihlerde yazar ve şair olarak Babıali’de görev almaya başladı.

İslamın özünü anlaması yine bu yıllara rastlamaktadır. Büyük Doğu Hareketi adı ile başlattığı hareket kısa süre içerisinde din düşmanlarının korkulu rüyası haline geldi. 1943-1972 yılları arasında Anadolu’nun bütün illerini karış karış gezerek konferanslar verdi. Hakkında sekiz dava açıldı. Bu davalar sonucunda üç yıl altı ay cezaevinde kaldı. Kendisine yapılan bütün haksızlara rağmen 1984 yılında vefat edene kadar mücadelesine devam etti.

Mücadelesi sadece din düşmanları ile olmamış, din adına ortaya çıkarak dine isteyerek yada istemeyerek büyük zararlar veren sapkın akımlarla da mücadele etmiştir. "Doğru Yolun Sapık Kolları"adındaki kitabı bir çok insanı bu sapkın akımların etkisinden kurtarmıştır.
Necip Fazıl, bu önemli eserinde Batınilerden Vehabilere kadar bütün sapkın fırkaların görüşlerini anlatmış ve doğru yol olarak Resulullah’ın ve sahabenin yolu olan "Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat”i göstermiştir.

Necip Fazıl Kısakürek’in bazı sözleri şöyledir:

"Sapık kolların yelpazevari açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içerisinde tepindiği ikinci ve üçüncü hicri asırlar, sünnet ve cemaat ehl-i caddesinde yolun bütün ölçülerini abideleştiren iki zafer takına şahid oldu.

İslami itikad esaslarıyle beraber iş ve amel kanunlarını istikametlendiren dört geçitli bir tak ile, doğrudan doğruya iman ve itikat yönlerini perçinleyen iki geçitli başka bir tak... Biri iş ve amelde diğeri iman ve itikatta...

İş ve amelde: İmam Malik, İmam Azam, İmam Şafii, İmam Ahmed Bin Hanbel;
İman ve itikatta: İmam Maturidi, İmam Eş’ari.

Bunlar doğru yolun hudut bekçisi karakollarını temsil ve sünnet ve cemaat ehl-i zabıtasını teşkil ederler.

Kitap, Kuran, sünnet, Allah’ın Resulü’nün her sözü, her emri, her hareketi... İcma ümmetin, yani ümmetlik vasfına en layık ve en üstün derece sahabilerin, üzerinde birleştikleri toplu hükümler... Kıyas belli başlı din alimlerinin nisbet yoluyla buluşları...

Dereceler yukarıya doğru birbirinde erir ve nihayet tek mutlakta toplanır. Allah’ın kitabında ve yanıbaşında Peygamberin sünneti...

İşte sünnet ve cemaat ehl-inin yolu, bu kahramanların binbir fesad çizgisi arasında düpedüz meydana çıkardığı caddedir. Bu caddede hem itikat, hem amel, dört geçitli zafer takını yükseltenler, kendilerinden sonra itikat mimarlarının da çekirdeğini getirmiş olarak dış cephenin en büyük mühendisleri..." (Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları: Arınma Çağında İslam, s. 95)

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !